Etiketler

, , ,

THE SCREAM, Edvard Munch

1834 yılı bir pazar öğleden sonrası… O gün genç Danimarkalı bir kafede oturmuş purosunu içerken dünyaya hiçbir katkıda bulunmadan yaşlanmakta olduğu gerçeğini düşünmeye başlar. Birçok arkadaşını düşünür:

…bazıları trenyolları, bazıları otobüs ve gemilerle, diğerleri telgrafla, bir kısmı bilmeye değer her şeyin kolayca anlaşılabilir özeti ve kısa ifadesiyle hayatı daha kolay hale getirerek insanlığa nasıl yardım edeceğini bilen çağın iyilikseverleri…

Purosu söner. Genç Damimarkalı, bir puro daha yakıp düşünmeye devam eder. “Sen de bir şey yapmalısın…..” *

Varoluşculuğun öncülerinden Sören Kierkegaard, içinden gelen bu itkiye cevap bulmanın peşine düşmüştü. Psikoloji bilimine katkılar sağlamış pek çok değerli isim, en üst ihtiyaç düzeyi olan kendini gerçekleştirme ihtiyacı üzerine oldukça kafa yordu. İnsanoğlunun kendini gerçekleştirmek için çabalaması, kendilerini içlerindeki potansiyeli gerçekleştirmeye adamaları gerektiği inancı, insanlık tarihinin en etkin katalizörü oldu.

Kendini Gerçekleştirmek Ama Nasıl?

Çeşitli özelllikler ile doğan insanlar arasında, sahip olduğu içsel motivasyonla, ekonomik güven ile sevilme ve sayılma ihtiyacını aşan bir yoğunlukta iz bırakma ihtiyacıyla davranışları fitillenenler olur.

Sakarya Üniversitesi’nden Prof.Dr.Ramazan Abacı, bu tip insanları uç insan olarak nitelendiriyor ve ekliyor: “Kendini gerçekleştirme ihtiyacı olanlar sürekli daha iyiyi daha güzeli üretmek ister ancak hepimizde iz bırakma ihtiyacı olmasına rağmen bazılarımız o düzeye ulaşabilir. Toplumun yaklaşık yüzde 5’lik bir kesimini oluşturan bu insanlar dışadönük yapıdadırlar. Soyut düşünmeye ve hayal kurmaya eğilimleri vardır. Yaratıcıdırlar. Peki bu insanları nasıl tanırız? Toplumda isim yapmışlardır ve tanınan simalardır. Ataşehir’de yaptığı bir binanın üstüne adını yazdırabilir. Şunu belirtmek gerekiyor ki bu ihtiyaçla harekete geçen kişiler yapıcı da olabilir zarar da verebilir. Ancak en kötü şey arkana döndüğünde bir şey kalmayacağını bilerek yaşamaktır. Hiçbir şey yapmamak ciddi bir tehlikedir. Bana göre 20.yy’ın mimarlık alanındaki en önemli isim olan Frank Wright’a- atom teknolojisinden etkilenen, kübizmi inşaata aktaran, Tokyo’daki Imperial Otel’in yapımını üstlenen yapan isim – 83 yaşında iken yaptığı en büyük eserin ne olduğu sorulduğunda verdiği yanıt, bir sonraki eseri olduğudur.”

Psikiyatrist Irvin D.Yalom bu ihtiyaca şu şekilde değinir. “Tıpkı suya atılan taşın oluşturduğu halkalar gibi bizler de yaşarken bir şekilde etrafımızı etkileriz. Bir şekilde yaşamaya devam edeceğimizi, unutulmayacağımızı bilmek bizi mutlu eder.”

Sen Ürettikçe Benim Üretmediğim Ortaya Çıkıyor

İnsanlar için en doğal olarak değerlendirilmesi gereken bu ihtiyaç giderildiğinde ardında bıraktıkları konusunda neler söyleyebiliriz? Vizyon sahibi olmak şeklinde değerlendirdiğimiz hep bir adım sonrasına konsantre olan bu özel insanlar, kimi zaman eleştirdiğimiz üretimler yapsalar da rakiplerini kamçılayarak harekete geçirme gücüne sahipler. Risk almaya bağışıklık kazanmış, gelen eleştiriler karşısında yollarına devam etmeye kodlanmış bireyler, Abacı’ya göre kimi zaman da çevreleri için tam bir rahatsızlık kaynağı. Devrimci ruha sahip bu insanlar ürettikçe diğerlerinin diğerlerinin yetersizliklerini belirginleştiriyor ve şu mesajı veriyor: Sen üretmiyorsun! Bu rahatsızlık hissi diğer atıl güçlerin aktive olması için de önemli bir itici kuvvet.

Toplumun Boğucu Etkisi

Abraham Maslow, toplumu kendini gerçekleştirmeye engel olarak görürdü çünkü toplum sıklıkla bireyleri eşsiz kişisel gelişimlerini bırakmaya ve kişiye uymayan sosyal rolleri ve boğucu gelenekselliği kabul etmeye zorlamaktaydı.

Yalom, yanyana konmuş iki resmi gördüğü bir kitaptan bahseder. Resimlerden biri çocukluk coşkusu, masumiyetin doğallığı ve tazeliğiyle birbiriyle oynayan çocukları gösterir, diğer ise tutacaklara ve direklere asılan New York metrosu yolcularının boş ifadeleri ve alaca gri yüzlerine aittir. İki resmin altında bir yazı vardır: Ne oldu?

*Varoluşçu Psikoterapi /Irvin D. Yalom

Yazan: Özlem Duygu Çil