Etiketler

, , ,

 

 “Sol başparmağım sağ bileğimin üzerinde, yüreğimin atışını duyumsuyorum. Uzun bir an, doğumdan beri bana eşlik eden, varoluşumun yapısında bulunan bu sadık ve kaçınılmaz ritmi dinliyorum.”

      Astrofizikçi Hubert Reeves’in tuttuğu günlükten alınan cümlede geçen “uzun bir an” benzetmesi bazılarımıza yaşamımızın temel taşı zamanı ve onu algılayışımızı işaret edebilir. Zaman kavramı, farklı perspektiflerden ele alınarak anlaşılmaya çalışılan bir kavram olarak karşımıza çıkar. Yelkovan ve akrebin katı ve sistematik zamanına karşın biyolojik ve zihin saatlerimiz farklı şekilde işler.

Bilim bize biyolojik saatimizin kimi insanlarda 24 saat 5 dakika, kimilerinde ise bundan 30 dakika daha uzun süren bir periyotla sıfırlandığını belirtiyor. Zihinlerimizin saati ise farklı etkenlerden dolayı göreceli çalışıyor. Freud’un bilinçaltının zamansız olduğu görüşü heyecan yaratmıştı. Kişiselleşmiş beyin olarak tanımlayabileceğimiz zihnin zaman algısı ise ayrı bir merak konusu. Bu konuya kafa yoran biyofizik doktorasına sahip ödüllü bilim gazetecisi Stefan Klein,  Yaşamın Hammaddesi Zaman – Bir Kullanma Kılavuzu kitabında zamanının göreli halini şekilde tanımlar: “Bir saat çoğu zaman dakikaların toplamından daha uzundur, kimi zaman ise daha kısadır. Bir gün de basitçe 24 saatten oluşmaz.”

Kısaca iç saatimize dair farkındalığımız, hayatlarımızın zengin diyarlara açılan bir kapı mı yoksa kurak bir çöl yansıması mı olacağını belirler.

Klein kitabında zaman deneylerine yer verir ve zaman duygusunun aldatılabilirliğine örnekler sunar. Bunlardan biri Wundt’un yaptığı bir çalışmadır ki bu araştırma sonucunda, tekdüze olan bir sesin yüksekliği gitgide arttığında, sanki ses hızlanıyormuş kanısını yarattığı ortaya çıkar.

Sonuç olarak zaman duygumuzla oynayabilir ve hayatımız sona ererken geriye dönüp baktığımızda yaşamımıza dair şenlikli bir günce bulabiliriz. Anlarımızı daha doygun yaşayabilir, daha zengin anılar biriktirebilir, zamanı yavaşlatabiliriz. Daha yavaş hareket ederek, 3 saniye olarak hesaplanan şimdiki zamanı daha uzun duyumsayabiliriz.

Bu noktada bilmemiz gereken zamanı yaşantılayışımızın genlerimiz, sosyal iklim, teknoloji, kullandığımız kimyasallar, tercihlerimiz, duygularımız, amaçlarımız ve deneyimlerimizle yakından bağlantılı olmasıdır.  Yaşadığımız çağın telaş kültürünü kutsallaştırması ve elektronik eğlence vasıtasıyla zihinlerimizin istila edilmesi ise dönem insanın uyanık olması gereken ana temalardır.

 

MODERN DÜNYADA ZAMANI HIRSIZI DUMAN ADAMLAR VAR MI?

Modern hayatın oyuncuları bizler, atalarımızdan farklı bir yaşam örüntüsü içindeyiz. Teknoloji günlük hayatımızı kolaylaştırdı. Büyük büyük dedelerimizin emek vererek tüm gününü ayırdığı işler artık bizler için birkaç dakikamızı vereceğimiz ayrıntılar haline geldi.

Geçmiş dönemlerde yaşayan insanlara nazaran daha fazla boş zamana sahip olmamıza rağmen çok daha yoğunlaşmış bir zaman baskısını iliklerimizde hissediyoruz. Artık dostlarımıza saatlerce ayıracağımız sofralarımız, derinlemesine uzun sohbetlerimiz yok. Daha az dinliyor, yaşamdan daha az doyum alıyor ve daha az kendimizle baş başa kalıyoruz. İletişim teknolojisi ve metropol hayatının getirisi ile eskiye nazaran yüzlerce kat fazla sayıda insanla tanışıp ilişkiye giriyoruz ama düzgün iletişim kuramıyoruz. Haddinden fazla yiyor ancak lezzet almıyoruz. Empatinin önemli olduğunu savunuyor buna rağmen çevremizdekilerin duygularını önemsemiyoruz. Çok uzaklara gidebilsek bile kendi mahallelerimizle ilgilenmiyoruz. Çok tüketip özgün eserler üretemeden, çoğumuz işimize yabancılaşmış bir halde taklitler ortaya koyarak idare ediyoruz. En önemlisi artık torunlarımıza bırakabileceğimiz bilgece cümleler kuramıyoruz.

Görsel: Michael Ende’nin Momo isimli kitabının kapağından

Tüm bu yaşananlar, Michael Ende’nin ünlü romanı Momo’da anlatılan gri kıyafetli, soluk yüzlü duman adamları gerçek mi diye düşündürüyor. İnsanların hayatlarını çalan zaman hırsızlarını anımsatan vakalar her bir köşede yaşanıyor adeta.  Romanda anlatılan yaşamlardaki gibi herkes sürekli meşgul ve yapması gerekenler altında eziliyor. En dikkat çeken detay ise insanların kendileri için önem taşıyanlara (çocukları, sevdikleri, hobileri, hayalleri) yeterli vakit bulamamaları.

Zamanımız, hayatımız ve de en kötüsü belleğimiz çalınıyor. Siz de yatağa başınızı koyduğunuzda ardınızda bıraktığınız güne dair renkli bir hikayeniz olmadığını düşünenlerden misiniz? Eğer öyle ise diğer bir kritik soru akıllara geliyor:  Çalınan saatlerimiz nereye gidiyor?

NEDEN ZAMAN GİTTİKÇE HIZLANIYOR?

Toplum bazında zamanı yaşantılayışımızda modern sistemin getirdiği olumsuzluklar az çok deşifre edilirken, mikro düzeyde bireylerin dillendirdiği ortak bazı sıkıntılar mevcut. Belirli bir yaştan sonra hayatlarının daha hızlı aktığını, kayıp giden zamana ayak uyduramadıklarını dile getiren paniklemiş insanların serzenişlerine yabancı değilizdir, hatta şikayetçiler arasında bile olabiliriz. Yaşam denilen filmin geçmiş karelerine bakıldığında, belli başlı dönemeçler (mezuniyet, iş, evlilik, bozuk ilişkiler ve çocuk) dışında anıların tek tip ve sıradan hale geldiği yorumlarını yapabiliriz.

Çocukluğumuzda şu anın ağırlığı yaşanır. Ergenlikle zamanın akışı hızlanır, sonraki yıllarda ise zamana ayak uydurmaya çalışan insanlar haline geliriz.  Klein, bu durumu şu şekilde özetler: “Yıllarla birlikte insanlar genellikle huzur bozucu bir keşifte bulunurlar. Ne kadar yaşlanırlarsa zaman da o kadar hızlı akıyor gibidir.”

Görsel: The Illusion of Time Digital Art – The Illusion of Time Fine Art Print – Christopher Beikmann

GÜNLÜK YAŞAMIN KRONOMETRESİ

Zamanı algılayışımızın pratik hayattan örnekleri ve algılayışın hafıza ile bağlantısı da ilginç tespitler yapmamıza olanak tanır. Genç yaşlarda yapılan günübirlik bir şehir dışı kaçamağı onlarca yıl sonra tüm detaylarıyla bile hararetle hatırlanırken bir yıl önce yapılan bir haftalık iş seyahatinin hafızalardan silinmesi zamanın kırılganlığını bizlere gösterir.

Hayranlık uyandıran ve özümüzle bağlantı kurduğumuz bir sanat eserine bakarken zamanı unutmamızın, öte yanda ilgimizi çekmeyen 3 dakikalık bir konuşmayı dinlerken sonsuza dek sürecekmiş gibi kıvranmamızın nedeni nedir? Sevdiğimiz birini ameliyathane kapısında beklerken zamanın durduğunu hissetmemiz, güzel anların fişek hızıyla geçtiğine üzülmemiz, 40 saniyelik bir depremin ömrümüzden ömür tükettiğini söylememiz ne ilginçtir. Bazen de uzun zaman sonra bir dostla karşılaşır, geçen bir yıla rağmen anlatacak hikaye yoksunluğumuzu fark ettiğimizde dertleniriz.

Bu durumların ana nedeni hayatımızda dikkatimizi yöneltip, heyecanlandığımız konuların, yeni veri bolluğu ile yüz yüze geldiğimiz anların olduğundan daha uzun algılamamızdır. İçinde bulunduğumuz anı ne kadar heyecanla anı yaşarsak zihinlerimize o kadar kazınır. Ne kadar detayla uğraşırsak imge ve duyum çeşitliliği çarpıcı hatıralara dönüşür. Monoton ve sıkıcı geçen dönemler bize uzun gelir ama geriye dönüp baktığımızda o döneme ait hatıralarımız birkaç sayfası dolmuş boş bir resim defteri gibidir.

Amerikalı psikolog Robert Ornstein’a dayanan zaman duygusu teorisi, gündelik yaşamın birçok tuhaflığını açıklar. Orstein yaşanılan ve hatırlanan zaman ilişkisinin bir tahterevallinin yükselişi ve inişi gibi düşünmüştü: Ya şimdiki zaman ilginçtir ve çabuk geçiyor görünür, o zaman bunu daha zengin bir hatırlama ile telafi ederiz ya da şimdiki zaman uzadıkça uzuyordur ama daha sonra kısalmış görünür. (Klein, 2011)

ZAMAN TANRISI KRONOS’UN İZİNDE

Yazının başında belirtildiği gibi zamanı yaşantılayışımız üzerinde etkin olabiliriz. Bu konuda yapacaklarımız arasında stresimiz üzerinde kontrol sağlayarak konsantrasyon gücümüzü artırmak geliyor. Sevdiğimiz bir şeyi yaparken odaklanmak bizim için zor değildir. Resim yapmaktan zevk alan birinin, tuvaline odaklanması için ekstra bir güç sarf etmesine gerek yoktur. Bu akıcılık zamanın katılığını eritir, onu geçirgen hale getirir.

Diğer bir önemli nokta elektronik eğlence hayatının ve teknolojinin yaşamımızı körelttiğinin bilince olmak. Televizyonun zararlarına farklı perspektif ve başlıklarla ele alan araştırmalar bir yana belleğimize yaptığı tahribat Yaşamın Hammaddesi Zaman kitabında şu sözlerle ele alınıyor:

“Televizyonda seyrettikleri, onun için o kadar önemsizdirler ki, beyni bunları fark etmemiştir bile. Adeta bombardımana tutulduğu görüntüler, şimdiki zamandaki zamanı geçirmişlerdir ve önemsizlikleri de geriye bakıştaki zamanı yok etmiştir. Bu televizyonun ve diğer kitle iletişim araçlarının, çoğu zaman görmezden gelinen bir etkisidir. Sadece daha anlamlı bir biçimde değerlendirilebilecek zamana mal olmakla kalmazlar, hatırlamanın olmadığı bir alan da yaratırlar. Abartarak söyleyecek olursak elektronik eğlence yaşamı kısaltır.”

Zamanla girdiğimiz bu heyecanlı oyunda günlük tutmak, fotoğraflarla geçmişi ana taşımak ve yeni yepyeni deneyimlere açık olmak da verilen tavsiyeler arasında yer alıyor.

NOT: Belleklerimize kazınmış hatıralar, onları her çağırdığımızda yeniden oluşurlar. Yani her hatırlama eski günleri yeniden yaratmak anlamına gelir. Her anımsama geçmişimizin bir restorasyonudur. Geçmişin bugünü etkilemesi zaman çizgisinde olası iken esas çarpıcı olan zihinlerde şimdinin geçmişi etkileme gücüdür. Bu gücün varlığını aklımızda tutmanın önemli olduğu söylenebilir.

YAZAN: Ö.DUYGU ÇİL

KAYNAKLAR

Ende, M. (2004). Momo. Kabalcı Kitabevi.

Klein, S. (2011). Yaşamın Hammaddesi Zaman – Bir Kullanma Kılavuzu. Aylak Kitap.

Reeves, H. (2001). Boşluk Bakışımın Biçimi Alıyor. TUBITAK.

EK OKUMA: 

http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2012/09/120905_time_slow_down_sport.shtml

http://www.psychologytoday.com/tags/time-perception

Does life speed up as you get older? http://www.bbc.com/future/story/20120709-does-life-speed-up-as-you-age?selectorSection=section