Etiketler

, , , ,

01.01.2014 tarihli X’in günlüğünden kısa bir not:

“2014 yılı hayatımın önemli bir yılı olacak biliyorum. Geçen yıl iş yoğunluğundan ihmal ettiğim sağlığım ciddi sinyaller verdi ve bu benim için önemli bir ders oldu. Eşimle hayalini kurduğumuz İtalya tatili çeşitli sebeplerden dolayı suya düştü. Son 3 yıldır başlayacağıma kendi kendime söz verdiğim keman kursuna, çocuklarıma vakit ayırmak için 2013’de de başlayamadım. Ancak bu yıl her şey çok farklı olacak…”

Bu nota dair ilginç olan nokta şu ki bu kişi 2013’e girerken de muhtemelen aynı şeyleri düşünüyordu. Yıllardır yapmak isteyip yapamadıklarını yeni yılda yapacaktı, yaşam tarzında önemli değişikler gerçekleştirecek, sosyal hayatını daha renklendirecek, yıllardır savaştığı bir takım korkularından kurtulacak, harcamalarında daha akıllı davranacaktı.

9 gün sonra bizler de 2013’e merhaba diyeceğiz ve pek çoğumuzun yeni yıla ilişkin kararları şimdiden zihinlerimizde şekillenmeye başladı. Bazılarını belki şimdilik kendimize saklıyoruz, bazılarını çevremizdekilerle paylaştık bile. Ancak bu kararları gerçekten hayata geçirmek istiyorsak ve o günlüğü yazanın durumuna düşmek  istemiyorsak tanımamız gereken biri ya da kavramamız gereken bir süreç var: Sevimli bir şeytan edasıyla kulağımıza “Bugün değişim için iyi bir gün değil” diye fısıldayıp her seferinde harekete geçmemizi engelleyen içimizdeki erteleme ……. ve onun çalışma şekli. Boşluğu nasıl isterseniz doldurabilirsiniz. Sizin hayal dünyanıza kalmış. Zira burada önemli olan niyetimizle harekete geçme arasındaki boşluk olarak tanımlanan ertelemelerin aslında bir nevi intihar olduğunun bilincine varabilmek. İntihar kelimesi burada biraz ağır gelebilir ancak doktordan duyacağı kötü bir haberden kaçınmak adına kontrole gitmeyi ileri tarihlere erteleyen ve sırf bu ihmalden dolayı hastalığını geri dönülmez bir noktaya getirip yaşamını yitiren bir tanıdığım bu tanımı kullanmama neden oluyor.

DePaul Universitesi’nden Joseph Ferrari, aslında neredeyse hepimizin günlük yaşamlarımızda erteleme davranışını gösterdiğimizi ancak insanların yaklaşık yüzde 20’sinin kendilerini kronik olarak erteleyenler sınıfına koyduklarını belirtiyor. Ferrari, bu oranın 1978’de yapılan araştırmalarda yüzde 5 oranında seyrettiğini de ekliyor.

article-new_ds-photo_getty_article_152_117_86799856_XS

Yarın Daha Zeki Olacağım!

Kronik erteleme davranışı gösteren bir kişi dışarı çıkmadan iki saat önce hazırlanmaya başlasa bile gideceği yere geç kalıyor, yapması gereken işleri bir türlü zamanında bitiremiyor, doktordan randevu almak için zamanı olmuyor, cebinde parası olduğu halde kredi kartı borcunu ödemiyor, araması gereken kişiyi aramamak için türlü bahaneler buluyor, her Pazartesi diyete “sözde başlıyor” ama uygulamada başlamıyor, spora gidiyor ancak kısa bir süre sonra bırakıyor, masasından gönderilmeyi bekleyen bir paket aylarca orada tozlanıyor, raporu yazmak için bir haftası varken son gece bilgisayarının başına geçiyor. Bunların yanında tüm erteleme davranışları için de çok makul ve sosyal yaşamda kabul gören sebepler bulmayı başararak kendisini rahatsız eden suçluluk duygusundan kurtulmaya çalışıyor. Nasıl mı? Yapması gereken yapamamıştır çünkü o hastadır, konsantre olamamıştır, tam işe oturacağı sırada başka acil bir işi çıkmıştır, kendini iyi hissetmiyordur, hava kötüdür, ertesi gün daha işini iyi yapacağını düşünüyordur.  Ancak hiç birimiz sadece bir günde daha zeki, daha stratejik veya daha iyi problem çözenler sınıfına terfi edemeyiz.

Hep O AT’ın Yüzünden!

Bahaneler rasyoneldir ancak ertelemenin altında yatan en önemli nedenler arasında duygular yer alır. Bir şeyi yapmayı erteleyerek aslında o anda işi yapmanın bizde uyandırdığı olumsuz hislerden kaçıyoruzdur. Birini ararken duyduğumuz çekince, endişe ya da korku o aramayı yapmamızı engelleyebilir.

Akşam eve yanımızda taşıdığımız ve bizde sıkıntı uyandıran raporu bitirecekken kendimizi internette twitter mesajlarına gömülmüş bir halde buluruz. Tam twitter mesajlarından kurtulmuşken kahve içmeye yönelir ardından da hiç de acil olmayan telefon görüşmeleri yaparız. Sabah ofise gittiğimizde teslim edilmesi gereken raporu bitirmemiş olmanın stresi katlanmıştır. Suçluluk duygusu ile kendimize duyduğumuz kızgınlık birbirine karışmıştır. İşin kötüsü o rapor gittikçe gözümüzde daha da üstesinden gelmesi zor bir hale gelmiştir.

horse-rider

İnsanlığın ilk dönemlerinde zorlu yaşam koşullarında verilen anlık kararlar ve hareketler hayati idi. Uzun veya orta vadeli değil kısa vadeli düşünce sistemi geçerliydi. İnsanoğlunun gelişiminin süregeldiği o uzun zaman çizgisi beyinlerimizi bu anlamda geliştirmiş olabilir. Ancak modern yaşam anlık zevklerden uzaklaşmayı ve gerekirse daha az zevk alarak ya da o an zorlanarak rahatlık hissini daha sonraki zamana yaymayı gerektiriyor. Bu mücadeleye iyi bir örnek Freud’un at ve binici örneğidir. Freud’a göre zihnin en ilkel ve zevk arayıcı bölümü olan id ata benzer. Haz ilkesine göre hareket eden id, “şimdi” der; kısıtlama ve kurallardan hoşlanmaz; acıdan kaçınır. Mantık göz ardı edilir. Zihnin gerçeklik ilkesine göre hareket eden bölümü ego ise binicidir. Atın vahşi doğasını kontrollü bir şekilde yönetmek durumundadır. Binici ne kadar soğukkanlı ve rasyonel olursa atın enerjisinden o derece iyi faydalanır ve yürüyen bir kişiye göre çok daha güçlü bir konumda olur. Sonuç olarak kaliteli bir yaşam metaforik anlatımla at binmesini iyi bilenler, atına ustalıkla liderlik edenlerce sürdürülebilir.

Başarıdan Korkuyormuşum…

Erteleme davranışını ile bağlantılı bir başka boyut ise başarı kavramı. Kişiler ulaşmak istedikleri hedefleri belirleyip, planlar yapıyor ve hatta görünür bir takım girişimlerde bulunuyor olsalar da farkında bile olmadan kendi kendilerini sabote edebiliyorlar. Uzmanlar bu durumun ardında başarısızlık korkusunun yattığını söylüyorlar. Araştırmacılar erteleyici bireylerin genellikle yüksek başarı beklentisi olan ve otoriter ebeveynlerce yetiştirildiğini tespit etmişler. Bu tarz ailelerde yetiştirilen çocukların büyüdüklerinde başarısız olma ihtimali olan durumlardan kaçınma ve bu tarz işlerini erteleme eğilimi gösterdikleri görülmüş.

Şaşırtıcı biçimde başarı korkusunun da kişilerin kendi önünde görünmez engeller oluşturduğuna dair işaretler mevcut. Ulaştıkları başarı seviyesine bir daha ulaşamama, sürdürememe ve kendisinden beklenen yeni üretimleri gerçekleştirememenin verdiği kaygı ile kişiler erteleme davranışına sığınıyorlar. Özetle  kabul gören bahanelerle oyun meydanını terk ediyorlar.

Geç Kalmam Sana Kızdığımdan…

Bir başka tip erteleme davranışı da sıklıkla geç kalmalar olarak gösteriliyor. Klinik psikologlar işe ya da belli yerlere sürekli geç kalmaların altında  ya da söz verip sözlerini yerine getirilmemelerinde pasif saldırgan olarak nitelendirilebilecek bir durumun yattığını bildiriyorlar. Tekrarlanan geç kalmalarla kronik erteleyenler otorite olarak kabul etmek zorunda oldukları ancak bir şekilde içselleştiremediği –kızgınlık duyduğu, haksızlığa uğradığını hissettiği, duygularını ifade edemediği, baskı gördüğünü düşündüğü – kişileri tahrik ederek kendilerini rahatlatıyorlar. Diğerlerinin gereksiz ve yersiz talepleri, faydasız olarak nitelendirilen istekler de kişileri erteleme davranışına itiyor.

Sonuç olarak biyolojik, psikolojik, sosyal ve kültürel sebeplerden kaynaklanan ve bu yazıda önde gelen sebeplerine yer verilen kronik erteleme daha iyi bir yaşam için üstesinden gelinmesi gereken bir durum. Bu duruma yönelik neler yapabileceğimizi yeni yıla girmeden bir sonraki yazıda bulabileceksiniz.

Yazan: Özlem Duygu Çil

Kaynaklar:

Plotnik, S. (2009), Psikolojiye Giriş, Kaknüs Psikoloji

http://www.newyorker.com/arts/critics/books/2010/10/11/101011crbo_books_surowiecki?currentPage=all

http://procrastinationreformer.wordpress.com/

http://www.psychologytoday.com/blog/the-procrastination-equation

http://www.psychologytoday.com/blog/science-and-sensibility