Masal Terapi

Etiketler

Ülkemin bir yerlerinde kendini sıkışmış ve çaresiz hisseden hemcinslerime benden bir masal. Düşünmeden bir hamle ile yazılan bu masalın yalnızlık illüzyonuna çare olması dileğiyle!

Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde minik bir köyde yaşayan Leyla isimli güzel bir kız varmış. Leyla gündüzleri ailesinden ve çevresinden görüp ezberlediği sıradan ve monoton bir yaşamın parçası olurmuş tıpkı düşünme yetisi olmayan programlanmış bir insan yapımı alet gibi.  Aslında Leyla mutlu değilmiş bu hayattan. Kendi yaşamının bu olmaması gerektiğini hissedermiş kalbinin derinliklerinde. İçinde büyük bir hazinenin yattığını ancak bu görkemi kendi dahil hiç kimsenin göremediğini düşünür için için üzülürmüş. Özellikle geceleri onun için çok zor geçermiş. Ailesi ve tüm tanıdıkları yorgun bedenlerini dinlendirdiği saatlerde o, avluya çıkar evlerinin arkasındaki boşluk yeşillik alana gidermiş. Aslında Leyla’nın köyü çok da yeşil olmayan kurak bir yermiş. Ağaçların tek tük görüldüğü, Tanrı’nın cömertliğinin pek de uğramadığı bir bitki örtüsüne sahipmiş. Ama Leyla’nın doğa aşkı, kurak köyde kendi evlerinin arkasında güzel bir yeşil bahçe yaratmasına engel olamamış. Leyla kendi emeğiyle yarattığı, köylerindeki tek yeşillik alan olan büyük bahçelerinin bir bölümüne atı Kahraman için de özel bir yer yapmış.

Köyde onu anladığını düşündüğü tek dostu atı ‘Kahraman’mış. Kahraman çok özel bir atmış. Leyla’ya çok uzaklarda yaşayan amcasından bir hediye imiş. Leyla’nın yaşadığı köyün değerlerinden çok farklı değerlere sahip bir topraktan gelen Kahraman Leyla’nın zamanla sırdaşı olmuş. Atlara atfedilen özelliklerden en önemlileri olan asilik ve meydan okuma, özgürlük aşkı asalet ve de sadakat Kahraman’da fazlasıyla varmış. Leyla Kahraman’la gezintiye çıktığında uzun saçları rüzgarda savrulurken dünya ve tüm kainatla bir olmanın gerçekliğini yaşarmış.

Onun üzerinde ovaları aşarken, tüm sıradan benliklerin önce oluşturup sonra da onların kölesi olduğu kuralları ve yargıları ardında bıraktığını hissedermiş. Kahraman ile yüksek ve haşmetli dağların eteklerine geldiğinde dünya denen mekânın aslında kararlılık ve meydan okumayı deneyimleme şansının verildiği bir yer olduğunun farkına varırmış. Leyla’ya göre dağ ne kadar ulaşılmaz, zirveye yapılacak yolculuk ne kadar tehlikeli görünse de en önemli başarının her şeye rağmen o yolculuğun denenmiş olmasıymış. Kişinin kutsal yorgunluğunu bedeninde duyup biraz dinlendikten sonra yeniden ayağa kalkarak, daha güçlü ve tecrübeli yeni yolculuğa başlamasıymış.

Leyla ve Kahraman’ın günlük ritüele dönüşen bu gezileri minik bir tepecikte son bulurmuş. Leyla bu tepeceğe geldiklerinde Kahraman’ın eve yalnız dönmesini sağlar kendisi saatlerce tepenin aşağısında bulunan minik köyünü izlemeye başlarmış.

Her gün batımında derinden duyduğu bir özlemini dile getiren dokunaklı bir ağıt okurmuş. Kendi kendine dermiş ki ‘Mutlaka benim gibi biri var. Uzaklarda bir yerde. Benim gibi her gün kendisinden olanı yanına çağıran biri.’

Leyla kendisiyle baş başa kalmanın keyfini sürse de yaşamını ve hayallerini paylaşmayı ve kendisini anlayan başka bir ruhun kendisinin yanında nefes almasını arzu ediyormuş. Keşke dermiş‘ Düşüncelerimi, fikirlerimi anlatabileceğim,  kafamdakileri beraberce yaratabileceğim biri olsa’ Her gündoğumunda bugün belki karşılaşırım dediği o adamın gelmeyişi her gün batımında Leyla’nın gözyaşlarını tetiklermiş. Yıldızlar gökyüzünde belirdiğinde onlara mesaj gönderirmiş.

‘Çağrımı ona ulaştırın ey yıldızlar!  Ey sonsuz gökyüzü! Boşlukta asılı kalmayı başarıp bana hayaller kurduran ey parlak ay!  Buluşturun bizi orta bir yerde. Melekler kutlasın bir araya gelişimizi. İkimizden oluşan her birimizin toplamından daha büyük olan o parçalanmaz büyük güç ardımızdan gelenlere ilham olsun. Varlıklarımız birbirimizin içindeki sonsuz gücü ve yaratıcılığı ateşlesin. Çağlar kapanıp bizimle yepyeni bir çağ açılsın. Bugünden sonsuzluğa, sonsuzluktan bugüne değişmeyen gerçek olandır.  Sevgimizin saflığı ve gerçekliği tüm varlıklara örnek olsun’

Leyla her yün aynı çağrıyı yapar, kimi zaman çağrılarının duyulmadığını düşünerek umutsuzluğa düşer ama yine de ertesi gün güneş doğarken yeni bir ümitle uyanırmış.

Leyla tepeciğe çıktığı bir akşam geniş gövdeli bir çınar ağacının altında otururken uyuyakalmış ve ilginç bir rüya görmüş. Yüksek bir dağın zirvesinde soğuk havanın uğultularının kulağı esir aldığı bir ortam… Çok dikkat çekici yanık tenli bir erkek yüzü görmüş Leyla. Bu erkeğin yüzünde hiçbir duygu ifadesi yokmuş. Ancak onda yayılan güç Leyla’nın tüm benliğini etkisi altına alıyormuş… Adam Leyla’ya doğru tepkisizce bakıyormuş ve dudaklarından şu sözler dökülüvermiş.. ‘Aramana gerek yok; aşk şu anda içinde ve etrafında.  Yaşamına aşık olman ve harika ilişkiler kurmanda seninle olacağım…’

Çok garip bir ferahlama duygusuyla uyanmış Leyla. Artık ne yapması gerektiğini biliyormuş. Hayatını paylaşabileceği kişiyi ve de yaşamayı umut ettiği hayatı beklemektense sadece bugün kendi içindeki aşkın tüm ifadelerini çevresine yansıtmaya karar vermiş. Leyla müziğe, dansa, doğaya ve kitaplara karşı özel bir aşk ile bağlıymış. İlk iş olarak doğaya aşık biri olarak köyünün tümüyle yeşillenmesi için biran önce çalışmalara başlamış. Bir bakmış ki zaman içinde pek çok kişi onun yanında yer alıyor. Köydeki çocuklar için çok keyifli bir oyun evi ve çocukların uğrak yeri olan onları yaşama hazırlayacak kitaplarla dolu muhteşem bir kütüphane açmış.  Bu kütüphanede yaşlıların bilgeliklerini gençlerle paylaşabilecekleri güzel bir ortam oluşturmuş. Bunun dışında her mevsim döneminde hazırladığı festivallerle köyünde bambaşka bir hava yaratmış. Leyla’nın köyüne getirdiği bu ruh tüm köylülerde olumlu etki yaratmış. Herkes kendi içindeki hazineleri çevresiyle ve tüm dünya ile paylaşmaya başlamış. Bu büyülü halka her geçen gün daha büyümüş. Köydeki bu büyük değişimin yanında müziklerin çalındığı, güzel yemeklerin yenildiği, herkesin en temiz ve yeni kıyafetlerini giyerek dans ettiği köyün festivallerinin haberleri de diğer köylere de yayılmakta gecikmemiş.

Ve bir gün Leyla yine tepeciğinde yıldızlara çağrı yaptığı bir akşam Kahraman’ın sırtında bir yabancının kendisine doğru yaklaştığını görmüş. Yabancının yüzünü gördüğünde çok şaşırmış. Adam neredeyse bir sene önce rüyasında gördüğü kişiymiş. Leyla’nın köyündeki değişimi merak edip köye gelen bir sosyologmuş. Leyla’nın ailesinin yardımıyla ve Kahraman sayesinde Leyla’yı güzel mabedinde bulmuş.

Yazan: Özlem Duygu  Çil

Çalışma Hayatına Doğal Yaklaşımlar

Etiketler

, , , ,

Kurumlarda başarı kavramı farklı ölçeklerden ele alınsa da belli başlı kriterler başrol oynuyor. Stratejik performans ve insan kaynakları gelişimi bir kurumun gelecekte var olup olamayacağının sinyallerini veriyor. Bu noktada son yıllarda popüler olan yeşil ofislerin kurumlara katkısı 2 boyutta kendini gösteriyor. Maliyetlerin düşürülmesi ve yeni katma değerlerin sağlanması. Burada gözden kaçırılmaması gereken bir detay yaratılan değerlerin maliyetlerdeki düşüş trendi kadar ilk etapta net bir şekilde görülmesi pek mümkün olmaması.

Yapılan çalışmalara göre yeşil ofislerde çalışanlar daha az hastalanıyor, işlerinden daha fazla tatmin olduklarını dile getiriyorlar. İş değiştirme oranları düşüyor, yaratıcılık ve iş yapma hızı artıyor, ofis içi ilişkiler daha sıcak hale geliyor. İşyerine olan aidiyet duygusunda olumlu gelişmeler gözlemleniyor. Ofis içindeki bu iyileşmenin kurum dışına ilk yayılma noktası müşteri ilişkileri. Müşteri ile kurulan olumlu temaslarla artan müşteri memnuniyeti ve kaliteli hizmet algısı şirketlerin kazançlarına kazanç katıyor.

Yeşil binalar genel anlamda stratejik performanstan sorumlu iken insan kaynakları gelişimi bire bir iç mekan kalitesinden etkileniyor.

Çalışan üretkenliğini direkt etkileyen 5 faktörden bahsediliyor. Konfor ve estetik, mahremiyet, mekanın esnekliği ve isteğe göre düzenleme,insanlara ve kaynaklara ulaşılabilirlik.

Binaların iç mekan kalitesini etkileyen noktalar şu şekilde detaylandırılabilir:

-Daha az toksit madde içeren eşyalar
-Kaliteli hava
-Ofis ısının uygunluğu
-Gün ışığından daha fazla faydalanma
-Bilgisayarın göz kamaştırıcı ışığına karşı ölemler ve görsel konforu sağlamaya yönelik uygulamalar
-Pencereler vasıtasıyla (daha geniş ve fazla) doğal manzaraya yakınlık
-Ofis içerisinde daha fazla bitki
-Akustik ve gürültü – gereksiz seslerden yalıtım
-Rahatlatıcı renkler

Hasta Bina Sendromu

“Hasta Bina Sendromu” kişinin çalışma alanı ile ilişkili şikayetlerinin (sendrom) bileşkesi olarak adlandırılıyor.

Hasta Bina Sendromları genellikle havalandırma HVAC sistemlerindeki kusurlarla bağlantılı.

HBS’nun diğer etmenleri, bazı bina yapı malzemelerinden sızan kirleticiler veya iç mekanda kullanılan hafif endüstriyel kimyasallarının yanlış şekilde dışarıya salınması olarak belirlenmiş.

Genelde bu tarz binalarda yaşayanların şikayet ettiği semptomlar:

-Baş ağrısı
-Göz, burun, veya boğazda tahriş
-Kuru öksürük, kuru veya kaşıntılı cilt
-Baş dönmesi ve mide bulantısı
-Konsantrasyonda zorlanma
-Yorgunluk
-Kokulara duyarlılık
-Astım vakalarında artış
-Kişilik değişimleri asabiyet, ağlama, paranoya, depresyon
-Antibiyotik tedavisine cevap vermeyen saklı bronşit ve zatürre

Yeşil ofisler bu noktalarda iç mekan kalitesi ile çalışanlara sağlıklı bir iş yaşamı sunuyor. Daha az hastalanan çalışanlar hem iş günü kayıpları yaşamazken hem de şirketlerin sağlık ödemelerinde önemli düşüşler oluyor.

Halı Deyip Geçme

Danimarka’da ICIEE (International Centre for Indoor Environment and Energy) isimli merkezin yaptığı bir araştırma çok çarpıcı. Araştırmada 20 yıllık eski bir halının iş performansına etkisi incelenmiş. Eski halıdan kaynaklanan toz partiküllerinin kişilere etkisinin mercek altına alındığı çalışmada araştırmacılar halıyı çalışanların göremeyeceği bir yere saklamışlar. Çalışanlara görev verilmiş ve ortamda halı olduğunda ve olmadığında girmeleri gereken metinleri ne hızda yapabilmedikleri ölçümlenmiş. Grubun halı olmadığında görevlerini % 6,5 oranında daha iyi ve hızlı bir şekilde tamamladıkları görülmüş. Hava kalitesini bozan halı, temiz havanın ofis içindeki önemine vurgu yapmış.

Yapılan başka bir araştırma da hasta bina sendromu ve performans arasındaki ilişkiyi sorgulamış. Olumsuz koşullarda çalışanların işlerini %7,2 daha yavaş ve %30 oranında hatalı yaptıkları görülmüş.

Sıcak Ofisler Yaratıcılığı Artırıyor

Yapılan araştırmalar, çalışanların sıcaklık, soğukluk ve havalandırma gibi koşulları kendileri ayarlabildiği durumlarda performans artışına neden olduğunu gösteriyor. Çalışanlara ( artı – eksi 3 derecelik ) ısı ayarlama şansı verildiğinde tipik büro işlerinde % 7’lik bir üretkenlik artışı görülmüş. Mantık yürütülmesi gereken durumlarda % 2,7, el yeteneği gerektiren işlemlerde % 3, elin hızlı işlemesi gereken görevlerde ise ise % 8,6’lik bir performans artışı saptanmış.

Isı kotrolü ile konfor arasında sıkı bir bağ var iken yaratıcılık ve ısı kontrolüarasında aynı ilişki görülemiyebilir. Çünkü çalışanların, konfor içinde çalışmak amacıyla ayarladıkları ortamlar kişiden kişiye farklılık gösterse de genelde kendilerine göre nötr durumda. Nötr durumdan daha sıcak ya da soğuk durumlarda farklı performanslar sergileniyor. Örneğin yaratıcılık gerektiren işlerin daha sıcak ortamlar gerektirdiği görülmüş. ” Uykusuz gevşeklik” hali ve rahatlama yaratıcı çözümler bulmayı hızlandırıyor.

Gölge Etme Yeter

Termal ve hava kalitesinin dışında ışık da üretkenlik ve enerji tüketimi açısından önemli. Bazı araştırmalar üretkenliğin direkt olmayan ışıkla arttığını göstermiş.

Veitch ve Newsham tarafında yapılan bir araştırma National Research Council of Canada’da yaratttıkları similasyon ofiste sözlü entelektüel performansın ve büro görevlerinin yansıtmalı ışık sistemlerinde daha güçlü olduğu kaydedilmiş. Aydınlatmanın kalitesinin iş kalitesi ile ilişkiden, yapılacak işin özelliği ve gerektirdiği niteliklere göre  aydınlatma sistemleri tasarlama zorunluluğu anlaşılıyor. Florasan lambalar ve bilgisayar ekranlarının verdikleri zarar biliniyor. Bunlar göz önünde bulundurularak ofis içi tasarımlara gidilmesi gerekiyor.

Aydınlatma denildiğinde akla gelen bir başka konu da pencereler. Görülmüş ki insanlar genelde pencere yakınında masalarda daha rahat çalışıyor. Özellikle manzaralı masalar tercih ediliyor. Geniş pencerelerin yanında oturanlarda hasta bina semptomlarını daha az görüldüğü belirlenmiş. Gün ışığının bireylerin işe karşı tutumlarına da olumlu etki yaptığı biliniyor. İnsanlar işe gelirken keyifli oluyorlar. İnsanların öğleden sonra ve akşam saatlerine nazaran sabah saatlerinden gün ortasına kadar daha efektif çalıştıkları da bir başka tespit.

Akustik etkisi – Duymak istemiyorummmmm!

Ofis içinde çalışanların ve telefonlardan yarattığı gürültü motivasyonu olumsuz etkiliyor. Açık ofisler ve takım alanlar mantıklı düşünme, çalışma hafızasına giriş, konsantrasyon gibi zihinsel süreçleri bozuyor.

Bir Yeşil Bina Vakası

500 Collins Street Avustralya’nın ofis dizaynı alanında yeşil yıldız alarak yeşil bina olarak sertifikalandırılmış ilk yüksek binası. Binada yer alan kiracılardan hukuk firması olan Oakley Thompson ve brokerlik ve araştırma şirketi Lonsec’in yer aldığı ufak çaplı bir araştırma yeşil ofislerin çalışan performansına etkisine dair rakamsal veriler sağlıyor. Avusturalya insan kaynakları alanında yapılan araştırmalara göre planlanmamış iş kayıplarından dolayı Avusturalya iş dünyasının kaybı senelik 7 Milyar Dolar. Bu sebeple sağlıklı iş ortamlarının yaratılması uuzn vadede büyük ekonomik getiri sağlayabilir. Ayrıca iş dünyasında hızlı iş değiştirmenin verdiği zararın da farkındalığında ( boşa verilen eğitim, zaman kaybı, sadakat eksikliği…vs) yeşil ofislere doğru eğilim doğru bir seçim.

Organizasyonel ve Kişisel Performans Ölçümler

Çalışmalardan Oakley Thompson hukuk firmasında yapılanında hem organizasyonun hem de kişisel performans artışları ölçülmüş. Organizasyon performansında ölçülen değeri çalışanların hasta olduklarını belirterek gelmedikleri gün sayısındaki değişim olmuş. Kişisel performans ölçüm kıstasları ise sekreter bazında yazı yazma hızı ve avukatların faturalandıkları çalışma saatler olmuş. Sonuçlar:

-Aylık bazda çalışan başına hasta olma gün sayısında yüzde 39’luk düşüş
-Aylık bazda çalışan başına hastalıklardan kaynaklanan ödemelerde yüzde 44’lük düşüş
-Sekreterlerin hızlarında yüzde 9’luk artış
-Avukatlarda ise aylık çalışma saatlerinde ortalama yüzde 12’lik düşüş olmasına rağmen faturalandırma oranlarında yüzde 7’lik artış görülmüş.

Çalışan Anketleri

Araştırmada ölçümlerin yanında çalışanlardan eski ve yeni ofislerindeki performanslarını kıyaslamaları da istenmiş. (Oakley Thompson).

– Oakley Thompson firmasında yeni ofisten alınan tatmin çok daha fazla. İndeks -2 ‘den +8’e yükselmiş. Lonsec’de ise – 11’den + 16’ya yükselme saptanmış.

– Oakley Thompson’ da temiz havadan dolayı memnuniyet -10’dan + 9’a yükselmiş. Lonsec te yine – 11’den + 16’ya yükselme saptanmış.

-Sıcaklık kontrolünden dolayı konfor artışı Oakley Thompson’da % 5 , Lonsec’de ise % 65 seviyeleri görülmüş.

– Lonsec firmasında % 64’ü ofisi yorucu bulurken yeni ofisin yorucu olduğunu söyleyenler sadece % 9 olmuş. % 40’ı ise ofisi zindelik verici olarak yorumlamış.

– Aydınlatma konusunda 2 ofis de olumlu gelişme algılamış.

Yazan: Özlem Duygu Çil

Kaynaklar:

Green Buildings, Organizational Success, and Occupant Productivity Judith H. Heerwagen, Ph.D.

Employee Productivity in a Sustainable Building A Study commissioned by Sustainability Victoria and the Kador Group

İnsanlar Gerçekte Ne İster?

Etiketler

, , ,

Uyuduğumuz, dostlarımızı ağırladığımız, ilişkilerimizde mahremiyetimizi yaşadığımız, ailemizle paylaştığımız evimiz; yaşamımızı idame ettirmek ve üretim ihtiyacımızı karşılamak adına uzun saatlerimizi geçirdiğimiz ofisler; konakladığımız, toplandığımız, keyifli zaman geçirdiğimiz ve seyahatlerimizde ilginç deneyimler yaşadığımız oteller; sosyalleşme ihtiyacı da dahil olmak üzere pek çok ihtiyacımızı karşılayan alışveriş merkezleri; kültür ve eğlence mekanları, tasarlanan kamusal alanlar, yemek yediğimiz restoran ve kafeler, alternatif yatırımlar arasında yer alan okullar ve gittiğimiz hastaneler şeklinde başlıklandırılabilecek yaşam mekanlarının fizyolojik, güvenlik, ait olma ve değer ihtiyaçlarımızı karşılamada aldıkları rolün önemi zaten sıklıkla dile getiriliyor.

Kendimizi gerçekleştirme ihtiyacında oynadıkları rol ise daha fazla üzerinde düşünülmesi gereken bir başka konu.

Konut örneğinden gidersek 10 bin yıl önce Neolitik Çağ Dönemi’nde yaşayan atalarımız için bile evler salt barınma ihtiyacını karşılamıyordu. Daha evvelki dönemlerde yuvarlak çukur yapıların uzayarak dikdörtgen bir şekle kavuştuğu zamanda ev, ait olma duygusunu yaşatan bir yuva idi. Artan nüfus ve ortaya çıkan yönetimlerle konutların konumu ve yapısı statünün göstergesi oldu.

Bugün kabaca başımızı sokacak bir konut fizyolojik ve barınma ihtiyaçlarımızı karşılayabilir. Bir topluluğun üyesi olma, aidiyet duygusunu yaşama ihtiyacı bizleri içinde yer almak istediğimiz kitlenin kabul gördüğü konut tiplerine yönlendirebilir.

Maslow’un ihtiyaçlar kuramına göre bir mimar özgünlüğü, yeteneğine saygısı ve çalışkanlığı ile ortaya koyduğu konut projesi sayesinde kendini gerçekleştirme yolunda ilerleyebilir. Bir yazar, kendisinde büyük bir sistemin parçası olduğu hissi uyandıran mabedinde en iyi kitaplarını yazabilir. Bir yöneticinin çalıştığı ofis ya da sıklıkla konakladığı otellerdeki özgün deneyimleri yaşamının kırılma noktaları olabilir. Mekandan bağımsız deneyim, sahneden bağımsız oyun olamaz.

İnsana üretim yapan gayrimenkul sektörü de bu ihtiyaçların farkındalığında projelerini sunarken mutlu ve başarılı bireyler, keyifli aileler, yaratıcı çalışanlar, gülen çocuklar, sıcak dostluklar ve saygın insanlara atıfta bulunuyor. Seçilen tüm bu örneklemlerle ürettikleri ile yaşamlarımızda ne kadar önemli olduklarını ifade etmeye çalışıyorlar.

Burada sorgulanması gereken ise sektörün önemi değil, sektörün önemi ile orantılı olarak ne kadar iyi iş çıkardığı oluyor.

Ya Maslow Yanılıyorsa?

1940’lı yıllardan beri kabul gören ancak sürekli de tartışılan Maslow’un ihtiyaçlar kuramı geçerliliğini yitirirse gayrimenkul sektörü ne kaybeder?

Konut özelinden hareket edersek insanlığın en eski üretim alanlarından biri olan konut üretiminin önemi ve değeri elbette ki yara almayacaktır. Keza alışveriş merkezleri, ofisler ve diğer üretim alanları için de aynı şey geçerlidir.

Ancak burada ilginç olan Arizona State Üniversitesi’nden Douglas Kenrick ve Steven Neuberg’in yaptığı çalışmalarla Maslow’un ihtiyaç piramidinde yapılması gereken yenileme gereksinimini ortaya koymaları ve gösterdikleri geçerli nedenler.

İnsan doğasına uygun olacak şekilde ihtiyaç piramidin zirvesine eş bulma, eşi elde tutma ve ebeveynliği yerleştiren bilim adamları, yaratıcılığın bile aslında kazandırdığı statü ile eş bulma, koruma ve geleceğe yatırımda büyük etken rol oynadığı savunuyorlar.

Bu tez geçerli ise gayrimenkul sektörünün bu bilgiden nasıl faydalanacağı da ayrı bir merak konusu. En çarpıcı ofis binalarında çalışanlar, en beğenilen konutlarda oturanlar, iyi otellerde konaklayanlar sahip oldukları statü ve prestijle en gözdelerse ve temelde pek çok şey kendini gerçekleştirmeden öte eş ve ebeveyn olma odaklı ise pazarlama stratejilerini gözden geçirme vakti gelmiş denebilir.

Yazan: Özlem Duygu Çil

Mimarinin Psikolojimize Ettiği

Etiketler

, , , ,

Yüz binlerce yıl doğanın kucağında evrimleşerek yolumuza devam ettik ancak bugün modern dünyanın baskısı altında “gerçek doğamızdan” uzaklaşıyor, kendimizi çoğu zaman kafese kapatılmış bir kaplan gibi hissediyoruz. “İnsanat Bahçesinde“* günlerimizi geçiriyoruz.

Yeşil alanların azaldığı, ekonomik sistemlerin nüfusun çoğunluğuna sağlıklı evler üretemediği, bütünselliğin kaybedildiği, çevre – insan etkileşiminin unutulduğu beton ormanlarında nefes alıyoruz. Küçük ölçekte yaşadığımız binalar, geniş perspektiften baktığımızda şehirler sadece bedenimizi değil psikolojimizi de tüketiyor. Kişiliklerimiz zayıflıyor, umutlarımız tükeniyor, yaşam enerjimiz düşüyor, yaratıcılığımız törpüleniyor. Sürekli çevreden aldığımız tehlike sinyalleriyle stres bağımlısı oluyoruz. Bireysel bazda bozulan psikolojimizle birer potansiyel suçlu haline gelebiliyoruz.

Madalyonun bir yüzü mimarinin ruh sağlığımızda yıkıcı etkilerine işaret ediyor. İyi haber ise madalyonun öteki yüzünde… İnsancıl bir mimari anlayışı ile tasarlanan evlerde daha mutlu, stresten uzak bir şekilde yaşayabiliriz. Buradaki en önemli nokta insancıl ve çevreci mimari anlayışını idealize ederken diğer yandan da getirilerini uzun vadede ve geniş bir vizyonla değerlendirebilmek.

Çevre ve mimarinin insan psikolojisi üzerindeki etkilerinden hareketle toplumsal barış, uyumlu ilişkiler, yaratıcılığın yükselişi ile gelen iş yerinde performans artışları, sağlık masraflarının azalması, suç oranlarındaki düşüş gibi ekonomiyi yakından ilgilendiren sonuçlar elde edilebilir. Bu açıdan bakıldığında çevreden yapıcı bir şekilde faydalanıp, bir takım regülasyonlara gidilerek zenginleşme şansı da yakalanabilir.

İç İçe Geçmiş Yaşamlar…

İnsanın çevre ile etkileşimi oldukça zengin bir araştırma konusu. Evrende, bizim dışımızda yer alan en ufak detayın bile bizde yaratabileceği etkiyi gözden kaçırmak ne kadar hatalı ise bizim de çevremize yaptığımız etkiyi küçümsemek o kadar yanlış olur. Yaşam ışığımızın sadece mikroskopla görülebilen tek bir kanser hücresiyle sönebileceğini gördüğümüzde büyük, küçük demeden tüm faktörleri ele alarak hareket etmek en mantıklısı. Sayısız araştırma, çevrenin insan üzerindeki derin etkisini ortaya koyuyor. Çevreyi üç boyutta inceliyoruz. Orman ve deniz gibi doğal çevremiz, mimari yapıları ve yapay parkları içeren doğal olmayan çevremiz, son olarak da sosyal çevremiz…

Yeşil Olmadan Asla…

Sesiyle, kokusuyla, rengiyle ilham veren, bize doğanın parçası olduğumuzu hatırlatan, gerçek anlamda yaşadığımızı hissettiren doğal çevrenin insan psikolojisine etkilerini bilmeyen neredeyse yok gibi. Akademisyenlerin çalışmaları şehirlerde ve evlerde yeşil alanlara yer vermenin güvenlik duygusunu artırdığını, stresi azalttığını, bilişsel fonksiyonları geliştirdiğini ve üretkenliği canlandırdığını gösteriyor. Olumsuz duygulara karşı panzehir etkisi, strese karşı en etkili silah olan doğanın gücü performansımız üzerinde de kendini gösteriyor. Yeşilin ve mavinin dinginleştiren etkisiyle dikkatimizi toplama yetimiz artıyor, daha etkin bir şekilde hedef koyuyor ve hedeflerimize odaklanabiliyoruz. Bir anlamda düşünsel kabiliyetlerimiz keskinleşiyor. Kuo tarafından yapılan bir araştırmaya göre doğal alanlara yakın binalarda oturanlar oturmayanlara göre yaşamlarındaki büyük olaylarla daha kolay başa çıkabiliyorlar. R. Kaplan’ın yaptığı bir başka araştırma ise evden izlenebilen doğal manzaranın sakinlerine huzur verdiği ve barışçıl duygular yaşattığını ortaya koymuş.


Peki doğanın bizi teskin eden bu sessiz hakimiyeti nereden geliyor? Bu soruya çeşitli yanıtlar verilebilir. Bu yanıtlardan bir tanesi belki de doğanın sınırsız zekası. Bir deniz minaresine baktığınızda genelde gördüğünüz şekil spiraldir. Helis, sarmaşık bitkisinin ağaca tırmanırken çizdiği eğridir. Bu eğri bir yüksekliği en kısa mesafede tırmanma problemini çözer. Bir sarmaşık bile en yalın şekilde en en akıllı çözümü yaratabiliyorsa binaların ve şehirlerin planlanmasında doğayı rehber almak eşzamanlı olarak işlevsellikle duygusal dengeyi bizlere sunabilir.

Terapi Etkisi Yapan Tasarımlar

Bugün dünya nüfusunun yaklaşık yarısı büyük şehirlerde yaşıyor. 2050 yılında bu oranın yüzde 75’lere ulaşması bekleniyor. Bu beton ormanlarında genelde deniz, doğal park, göl ve yeşil alanlar ancak rüyalarımızda yer bulabiliyor. Bu sebeple doğal olmayan çevre, günlük yaşamlarımızda daha fazla etkin rol oynuyor. Yapay parklar, köprüler, okullar, hastaneler, alışveriş merkezleri, iş merkezleri, spor tesisleri ve de en önemlisi evlerimiz… Tüm bu mimari yapılar tasarımlarıyla yaşam kalitemizi belirliyorlar.

Psikiyatri Kliniğinden Örnek

Binaların insan psikolojisinde yarattığı dramatik etkileri en iyi tespit etmek adına psikiyatri kliniklerinde incelemelerde bulunulmuş. Bir takım tasarım çalışmaları yapılmış ve düzenlemelerin hastaların tedavi süreçlerine etkileri ölçülmüş. Sonuçlar çevre tasarımı ile tedavi kalitesi arasında birebir bağ olduğunu göstermiş.

Küçük ölçekte binalar, geniş perspektifte şehirler psikolojimizi bozuyor. Kişiliklerimiz zayıflıyor, umutlarımız tükeniyor, yaşam enerjimiz düşüyor, yaratıcılığımız törpüleniyor. Sürekli çevreden aldığımız tehlike sinyalleriyle stres bağımlısı oluyoruz. Bireysel bazda bozulan psikolojimizle birer potansiyel suçlu haline gelebiliyoruz.

– Mahremiyet: İnsan doğası mahremiyete önem verir ancak sosyallikten de vazgeçemez. Dolayısıyla bu ikisi arasında yaratılan denge kişiden kişiye farklılık gösterse de arayış özünde aynıdır. Kalabalık yerlerde kendimizi stres altında hissedebiliriz çünkü çevremizde tanımadığımız insanlarla çevriliyizdir. Bu insanlardan bazıları bizim için tehlikeli olabilirler. Bu eğilim psikiyatri kliniiğinde yapılan çalışmada da gözlemlenmiş. Fazla sayıda hasta içeren odada yatan hastaların stres seviyelerinde artışlar saptanmış. Özel alandan yoksunluk hastaların tedavilerini olumsuz etkilemiş.

 Pencere ve Manzara Etkisi: Hastane yatağından izlenebilen manzaranın hasta sağlığına etkisi oldukça yüksek düzeylerde ölçülmüş. Penceresiz odaların özellikle kritik hastalarda olumsuz etki yarattığı görülmüş. Duvar manzarası ile doğa manzarası arasındaki etki farkı ise iyileşme sürelerinde tespit edilmiş. Odasının penceresi doğal alanlara bakan depresyon hastaları çok daha kısa sürede hastaneden çıkmışlar.

– Ses seviyesi ve Akustik: Yüksek ses ve gürültünün stres seviyelerini yükselttiği bilimsel çalışmalarla ortaya konmuş. Gürültü ve ses kontrolü sağlanarak hastane çalışanlarının stres seviyesi düşürülmüş ve hastaların kaygı düzeylerinde iyileşmeler saptanmış.

 Gün Işığı ve Ritm: Gün ışığı günlük ritmimiz için önemli bir düzenleyici. Uyanık ve üretken olmamızı sağlıyor. Gün ışığından daha fazla faydalanmayı içeren tasarımsal düzenlemeler hastane çalışanlarına ve hastalara sağlık açısından fayda sağlamış.

Depresyon rahatsızlığı geçiren hastaların tedavi edildiği hastanelerde bahçede zaman geçirenlere bir takım sorular yöneltilmiş. bu hastaların yüzde 79’u bahçede geçirilen zamanın kendilerini rahatlattığını ve sakinleştirdiğini söylemiş. Yüzde 25’i kendilerini daha güçlü, yüzde 22’si ise hayatla başa çıkabilecek kadar iyi hissettiklerini belirtmiş. Bahçeleri özel kılan nedir diye araştırıldığında ise doğa ve bitkilerin varlığı yüzde 59, taze hava – güzel koku ve dinlendirici sesin etkisi yüzde 58 oranında çıkmış. Kişinin kendiyle ya da bir dostu ile başbaşa kalabilme imkanı sunmasını belirtenlerin oranı yüzde 50.

Ruhumuzu Yücelten Yapılar 

Binaların yalnızca belli işlevleri yerine getirmesini, bizlere mutluluk ve huzur vermesini değil, aynı zamanda belli bir dış görünüşe sahip olmasını, bu dış görünüşüyle belli bir kavramı, belli bir dünya görüşünü ya da ruh halini yansıtmasını istiyoruz.

Yaşam sadece denge ve mutluluktan da ibaret değil. Kendimizi gerçekleştirmek en önemli psikolojik ihtiyaçlarımızdan. Bu nedenle ideallerimizi, sahip olmadığımız ancak sahip olmak istediğimiz nitelikleri barındıran mimari yapılara hayran kalıyoruz. Onların içinde kendimizi yücelmiş hissediyoruz. Davranışlarımızı o ideallere yaklaşmak adına yeniden disipline ediyoruz.

John Ruskin’e göre tüm binalar analiz edebileceğimiz, değerlendirebilip yorumlayabileceğimiz, bir takım kavramları içinde barındırır. Binalar demokrasiyi ya da aristokrasiyi anlatır, açık yüreklilik ya da kibirden, dostluktan ya da saldırganlıktan söz eder, geleceğe duyulan sempatiyi ya da geçmişe duyulan özlemi dile getirir. Her tasarım belli bir ruh durumunu va ahlak anlayışını yansıtır. Bir binayı güzel bulduğumuzu söylerken onu yalnızca estetik bulduğumuzu değil, çatısıyla, kapı kollarıyla, pencereleriyle yaşam biçimini benimsediğimizi anlatmak isteriz.**

Berlin DZ Bank – 1992’de Sevilla’da yapılan Dünya Fuarı’nın ulusal pavyonların kendi ülkeleriyle ilgili idealist bir yaklaşımı örtük biçimde yansıtır. Berlin’deki DZ Bank’ın Brandenburg Gate yakınındaki şubesinde çalışanlara parlak bir ideal sunulmuştu. Bu insanlar sıkıcı, rutin işlerle uğraşıyorlardı ama kafeteryadan kahve almaya ya da toplantıya giderken binanın ortasında kocaman avluya yerleştirilmiş, tuhaf ama son derece zarif bir konferasns odası görüyorlardı. Bu yapı yuvarlak hatları ve kıvrımlarıyla ciddi patronların özlemini duyduğu yaratıcılık ve neşe gibi kavramları çağrıştırıyordu.

Yazan: Özlem Duygu Çil

Kaynaklar:

Contact With Nature, Sense of Humor, and Psychological Well-Being Thomas R. Herzog and Sarah J. Strevey

Commission for Architecture and the Built Environment (CABE)
Sustainable places for health and well-being report

Matematiğin Aydınlık Dünyası Sinan Sertöz

*İnsanat Bahçesi Desmond Morris

**Mutluluğun Mimarisi Alain De Botton

Güncel Kargaşanın Ortasında Tepelerin Ölümsüz Sakinliğini Aramak

Etiketler

,

6 yıl sonra eski defterlerimi karıştırırken buldum yazdığım satırları… Arayışın hiç de sonlanmadığına kanıt teşkil ediyorlar.

Yüce Gök’e seslenirken aslında bana kulak vermesini istediğim içimdeki BEN.

Beni Yavaşlat, Tanrım!

Yüreğimin atışlarını düşüncemin sakinliğiyle rahatlat.
Zamanın sonsuz görüntüsüyle hızımı azalt,
Bana, güncel kargaşanın ortasında,
Tepelerin ölümsüz sakinliğini ver…

Bir çiçeğe bakmayı,
Eski bir dostla sohbet etmeyi ya da yeni bir dost edinmeyi;
Yolunu kaybetmiş bir köpeği okşamayı;
Ağ yapan bir örümceği izlemeyi;
Bir çocuğa gülümsemeyi;
Kitaptan bir kaç satır okumayı – ve –
Yarışın daima daha çok hız olmadığını anımsat bana her gün

Yavaşlat Beni TANRIM

Ve bana ilham ver
Köklerimi,
Yaşamın katlanılan değerler toprağının
Derinliğine göndermek,
Kaderimdeki yıldızlara doğru- Daha çok-büyüyebilmek için

Bu harika satırları yazan Wilfred Peterson’un ardından ben de BANA sesleniyorum kendi kelimelerimle…

– Yavaşlat Beni Tanrım
Pişmanlıklardan beni uzak tut,
Yapılan hiçbir haksızlığın evrenin hafızasından silinmediğini hatırlat bana
Hatırlat ki hep adaletin sevgili dostu olayım

– Yavaşlat Beni Tanrım
Günlük yaşamın kargaşası, kendini Tanrı sanan bir takım basiretsizlere inat
Beni kadife kaplı demirden bir yumruk yap

– Yavaşlat Beni Tanrım
Romantik hayallerin, yapmacık çıkarcı sevgilerin çekiminden koru beni
Milyarcası beni sevmese bile sadece senin sevdiklerinin sevgilisi kıl beni

– Yavaşlat Beni Tanrım
Kim bilir kaç kez kör cehaletimden kalplerinde yara açtıklarımdan uygun bulduklarınla yeniden barıştır beni
Sürüden ayır beni,
Tek güvendiğim sensin
Sadece güzellikle büyüt beni

-Yavaşlat Beni Tanrım
Neden geldimse buraya
Ona uygun yaşat beni
Ben yeni dünyama yol alırken hafızalarda iyi kıl beni

– Yavaşlat Beni Tanrım
Cesaretle hizmet eden yap beni
Dalkavukluktan tiksinen bil beni
Ne olursa olsun BEN bilsinler beni
Sadece güç aldığım senin yenilmezliğin olsun
Sende buharlaşırken kendini aşan yap beni

Bu satırları okuyup da iç geçirenlere de ver bu sevgini
Dalga geçip anlamayan beyinsizlere de sen zaten yaparsın bildiğini
Seni tanımayanlara ise olsun, yine tanıt kendini

Bilsinler ki seni
Tapmasınlar paraya, kadınlara, zenginlere, güzellere, güce, mülke, kariyere
Sadece senden istesinler ki elleri saldırmasın başkalarının kazandığına
İnsanız zaten zaaflıyız
Daha da azıp coşmasın şeytansı taraflarımız

Yazan: Özlem Duygu Çil

Yarınlara Kalmak Kolay mı?

Etiketler

Geçtiğimiz günlerde bir toplantıda konuşma yapan, sağlıklı ve keyifli bir yaşama dair ip uçları veren İç Hastalıkları Uzmanı Dr. İsmail Eren’den edindiğim bilgiler:

1- Sabah kahvaltısı karbonhidrat ağırlıklı olmalı. Gece glikoz sıfırlandığından vücut, sabah saatlerinde karbonhidrat ihtiyacı duyuyor.

2-Öğlen protein alınmalı. Bunun yüzde 60’ı hayvansal, yüzde 40’ı ise bitkisel olabilir.

3- Akşam çorba, salata ve meyve tüketilmeli.

4- Yemek sırasında su içmeyin. Hazım için aktive edilen asit seviyesini düşürmeyin. Yemek öncesinde su içebilirsiniz. Yemekten ise yaklaşık 1 saat sonra su serbest.

Sektörün Kurbanı Olmayın! Ek Vitamine Gerek Yok

Günde 1 domates ve salatalık günlük C vitamini ihtiyacını karşılıyor. Gıdalardan vitamin ihtiyacınızı temin edebilirsiniz.

10:30’da Yatakta Olun!

Özellikle stresin tetiklediği Alzheimer illetinden uzak kalmak için pek çoğumuz için komik bir saat olsa da 10:30 – 11:00 gibi yatakta olun. Yatak odasının salt seks ve uyku için kullanılması gerekliliğini belirten Eren, kitap okumak, telefonla konuşmak ya TV izlemek gibi faaliyetlerin yatak odası dışında yapılmasını öneriyor.

Metabolİzma Hızını Ölçmek için Pratik Bir Yol

Eren, akşam tuvalet sonrası yatmadan önce tartının gösterdiği sonuç ile sabah ilk uyanıldığında yine tuvalet sonrası tartının gösterdiği sonuç arasındaki farkın metabolizma hızının bir göstergesi olduğunu söylüyor.

Yazan: Özlem Duygu Çil

Bilim titreyip yaratıcı ve radikal aslına dönmeli

Etiketler

Bilim ciddi adamların uğraştığı ciddi bir zanaatkârlık işinden mi ibaret?

Serbest Radikaller (Free Radicals) kitabının yazarı fizikçi Michael Brooks’a göre bilimin bu sıkıcı saygıdeğerlik algısı değişmek zorunda. Brooks’a göre, İkinci Dünya Savaşından sonra bilime bir makyaj yapıldı ve Coca-Cola, Disney ya da Mcdonalds gibi işlevi olan bir şeye dönüştürüldü. Savaşın yükseldiği yıllar, aynı zamanda bilimin de saygınlığını artırdığı zamanlardı. Penisilin ve radar kitleleri ölümden ve savaşın etkilerinden koruruken, bilime kitleler nezdinde korku ve saygı karışımı bir algı yaratan ise atom enerjisinin yıkıcı etkisi oldu.

“Bilim adamları bugün, kendilerinden yardım istenmesini bekleyen çağımızın keşişleri olarak düşünülebilir”

Brooks büyük bilim adamlarının ise yaratıcılıklarını artırmak için birçok şeyi göze alıp, ilaçlar aldıklarını, çılgın fikirlerinin peşinden gittiklerini ve hem kendileri hem de başkaları üzerinde deneyler yaptıklarını söylüyor. Bilim adamlığı sık sık toplumun kibarlık kurallarını çiğneyen, kutsal olanı tanımayan ve otoriteye boyun eğmemeyi gerektiriyor. Bilim tarihi, Galile’nin Papa’ya karşı çıkması ve Newton’ın Eski Ahit’e karşı tutumu gibi pek çok örnekle dolu.

BBC’nin radyo programı Today’e konuk olan bilim adamı Sir Paul Nurse de, bilimin bilgi üretimindeki geleneksel kilit rolünü, yaşam kalitemizi artırıp, ekonomik büyümeyi hızlandırmadaki payını öne çıkardı. Nurse, İngiltere gibi ileri toplumların, ucuz işgücü üzerine yaslanma imkânlarının olmadığını ve ekonomik büyüme için yeni buluşları, yenilikleri desteklemesi bunun için de bilime daha fazla önem vermesi gerektiğini söylüyor.

Tezatlar Dünyası: Tanrı

BBC’nin küresel dünyada yaşamın uç noktalarını tartıştığı Tezatlar Dünyası dizisinin son bölümünde Tanrı’nın dünya halkları için ne ifade ettiğini karşılaştırıyoruz. Gallup’un yaptığı bir araştırmaya göre dünya genelinde yetişkinlerin yüzde 84’ü dini hala günlük yaşamlarının önemli bir parçası olarak görüyor. 2009’da 114 ülkede yapılan son anket aralarında Bangladeş, Nijer, Yemen ve Endonezya’nın olduğu 10 ülkede dinin yaşamlarında önemli olduğunu düşünenlerin oranı yüzde 98’i buluyor.

Para-din bağlantısı

Dindarlığın en yaygın olduğu ülkelerle gelir düzeyleri arasında paralellikler var. En dindar ülkeler, genelde daha yoksul, kişi başına gelirin 5 bin dolar sınırının altına düştüğü ülkeler. Buna karşılık GSYH’si yüksek ülkelerde dinin kendileri için önemli olduğunu söyleyenlerin oranı yüzde 47. Estonya’da halkın sadece yüzde 16’sı dini yaşamlarının önemli bir parçası kabul ediyor. Gallup’un yaptığı ‘dindarlık’ araştırmasında İsveç (yüzde 17) ve Danimarka (yüzde 19) da listenin en altında, Estonya ile birlikte yer alıyor.

Hem en az dindar hem de düşük gelir grubunda yer alan dört ülkenin üçü, dini ifade özgürlüğünün uzun yıllar bastırıldığı eski Sovyet Cumhuriyetleri. Yüksek gelirli ülkeler arasında da inanışlar çeşitlilik gösteriyor. Amerikalılar genel olarak Avrupalılara göre dine daha fazla kıymet veriyor.

Kaynak: BBC Türkçe